21 Haziran 2017 Çarşamba

Gördüğüm En Güzel Kare


Tesadüfen şahit olduğum bu güzel hikayeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Birkaç gündür su alıyor diye yeni bir ayakkabı almak için girdiğim mağazada,
 içeriye iki polis ve bir yaşlı amca girdi. Amcayı sandalyeye oturtup, ayağındaki ayakkabı denilemeyecek kadar eski ve yırtık ayakkabıları çıkarttılar. 
 O esnada çoraplarının ıslak ve yırtık olduğunu gören iş yeri sahibi kendisi için aldığı çorapları yaşlı amcaya hediye etti. Ve bizim duyarlı Türk polisimiz kendi elleriyle çorap ve ayakkabıları yaşlı amcanın ayağına giydirdiler. 
Giydirirken işte bu güzel kareyi ölümsüzleştirmek istedim. Ayrıca dükkan sahibi polislerin bu duyarlı davranışına ayakkabıların ücretini de almadı. 

 Son günlerde yaşadığımız kötü olaylara ve kötü niyetli insanlara bir kez daha türk milletinin birlik ve beraberliğini asla bozamayacağının göstergesidir. Allah devletimize, milletimize askerimize ve polisimize zeval vermesin.(Amin) 

 *Alıntıdır Bu Güzel Kareyi Profilinizde Paylaşın ki herkes görsün

Dana Derisi


Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden önce Bizans’a kuzeyden gelebilecek yardımların önlenmesi için Anadolu Hisarının karşısına bir hisar yaptırmak ister.
 Ancak Bizans’ı da kuşkulandırmak istemez bu yüzden de aklına bir fikir gelir. Bizans İmparatorundan av köşkü yaptırmak için toprak ister. İmparator aralarındaki barışı bozmamak için elçiyle şöyle bir haber gönderir “Eğer padişah bir sığır derisinin kapladığı alanı geçmeyecek bir çiftlik yaparsa kabul ederim”. 

Fatih imparatorun teklifini kabul eder. Gönderilen sığır derisini ince şeritler halinde dilim dilim kestirir, sonrada şeritleri uç uca birleştirerek geniş bir alanı çevirir. Sınırı belirlenen Rumeli Hisarı kufi yazısıyla “Muhammed” yazacak şekilde yaptırılır. Bu kadar geniş bir alana hisar yaptırıldığını gören imparator sinirlenir ve elçisiyle “Barışa aykırı kale yaptırdınız.”diyerek kalenin yıkılmasını ister. Fatih de elçiyle birlikte şerit haline getirilmiş sığır derisini imparatora gönderir ve “İşte izninizle bir sığır derisi büyüklüğünde bir bina yaptık, fazlasını yaptıysak yıkalım.” der. İmparator bunun üzerine hiçbir şey diyemez ve hisarı kabul etmek zorunda kalır.

20 Lira



Adam yorgun argın eve döndüğünde 6 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu. Çocuk babasına, 
– “Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun” diye sordu… 
 Zaten yorgun gelen adam, “Bu senin işin değil” diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk “Babacım lütfen, bilmek istiyorum” diye üsteledi. Adam : 
– “İllâ da bilmek istiyorsan 20 lira” diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk 
“Peki bana 10 lira borç verir misin” diye sordu. Adam iyice sinirlenip, “Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat” dedi. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı. Adam sinirli sinirli:
 – “Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder.” diye düşündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, “Belki de gerçekten lazımdı”… 
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı… Yatağında olan çocuğa, “Uyuyor musun” diye sordu. Çocuk “Hayır” diye cevap verdi…
 – “Al bakalım, istediğin 10 lira. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” dedi… Çocuk sevinçle haykırdı, “Teşekkürler babacığım”… Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı. Bunu gören adam iyice sinirlenerek, “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?… Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” diye kızdı… Çocuk :
 – “Param vardı ama yeterince yoktu ” dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı; – “İşte 20 lira…
 – “Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?…”

Ateşe Atılmayan Odun



Bir gün altı insanın yolu bir yerde kesişti. Birbirlerini daha önceden tanımıyorlardı. İlk defa ve mecburen bir arada olmaları gerekiyordu. Tehlikeli bir yolculuğun hiç beklenmedik durağında durmuşlardı. Bindikleri araç arızalanmış, yolda kalmışlardı. Soğuk ve karanlıktı. Hepsi bir ateşin etrafında toplanmış, ısınmaya ve gecenin karanlığını dağıtmaya çalışıyorlardı. Biricik ateşleri sönmek üzereydi. 
Alevler cılızlaştıkça karanlık derinleşti. Yüzlerine çarpan sıcaklık hızla azalmaya başladı. Herkesi yalnızlaştıran ve çaresizleştiren karanlığı ve soğuğu daha derinden hissetmeye başladılar. Ateşe yeni odun atmak gerekiyordu. Odunları yok değildi. Her birinin elinde birer odun vardı. 
Halkanın en başında oturmakta olan kadın, elindeki odunu arkasına saklamıştı. Ateşin etrafındaki adamlardan birinin zenci olduğunu fark etmişti. Bir zenci için feda edecek bir şeyi yoktu. Kadının yanındaki adam tek tek herkesin yüzüne baktı. Kendi milletinden kimse yoktu, ateşe atacağı odun başkalarını ısıtacak olduğuna göre soğukta kalsa daha iyiydi. Elindeki odunu sıkıca kavrayıp tuttu. Hemen onun yanında zengince bir adam oturuyordu. Bir eli yağda bir eli balda yaşamıştı şimdiye dek. 

“Sıradan” insanların arasına sığınmak zorunda oluşuna lanetler okuyordu. Sahip olduğu malı mülkü aklına geldi; kimseyle bir şey paylaşmamıştı şimdiye dek. Hep kazanan olmuştu. Şimdi elindeki tek serveti odunu neden bu miskin insanlar için harcamalıydı ki? Ateşe atmadı elindekini. Onun yanındaki yoksul adam, ceketini bir hırsıza kaptırmıştı. Nefretle yanındaki iyi giyimli zengine baktı, emeğini sömürüp hakkını vermeyen bencil bir zengin için neden bir odunu feda etsindi ki?

 Zenci olan ise nefret duygularıyla doluydu tüm beyazlara karşı. Elindeki sopa kendini başkalarından koruyacak tek silahtı. Onu ateşe atıp yakamazdı. Halkanın sonundaki adam ise şimdiye kadar hiç karşılıksız vermemişti. Ancak bir şey aldığında vermeyi öğretmişti ona anne ve babası. Oyunun kuralı böyleydi. Ateşe atmadı elindeki odunu. 

Ertesi gün küllenmiş bir ateşin etrafında donarak ölmüş altı insan cesedi bulundu. Her birinin donmuş ellerinde sıkı sıkıya tutulmuş altı tane de ateşe atılmamış odun vardı…

Vefasız Ev Hikayesi



Bir adam kulübesinde oturuyordu. Kulübesi eski olduğu için, kulübenin duvarlarından sık sık parçalar dökülüyordu.
 Adam her düşen parçanın yerine bir avuç çamur alıp, dökülen yere yapıştırıyordu. Sonunda ev çamur yığını haline geldi ve çöktü. Adam “Ne vefasız evmiş, yıllardır içinde oturdum da çökeceğini haber bile vermedi” diye söylendi. 
 Bunun üzerine ev dile gelerek şöyle dedi: “Aslında haber vermek istedim. Ama ne zaman haber vermek için ağzımı açtıysam, ağzımı bir avuç çamurla tıkadın, konuşmama izin vermedin.” Benzeri bir yaklaşımla, ömür binamızın her gün harap olmaya doğru gittiğini söyleyebiliriz. Aslında ağaran saçlar, dökülen dişler, bükülen beller…

 Bedenin yıkılmak üzere olduğunun habercisidir. 

Ama bu sessiz mesajları değerlendiremeyen biri için bunların hiçbiri mana ifade etmez, farkına varmadan ömrünü tüketir, gider. Dostoyevski, levha yapılıp asılacak kalitede şu muhteşem vecizeyi söyler: 
 “YENİDEN DÜNYAYA GELSEYDİM, SANİYELERİN NABZINI TUTARDIM”

Kara Tren



Evvel zaman içinde bir orman varmış. Bu ormanın kenarından tren yolu geçermiş. Her gün bir tren kasabadan kente giderken bu ormanın yamacından geçermiş. Ormandaki hayvanlar treni çok severlermiş. Tren ormanın kenarına gelince düdüğünü öttürür haber verirmiş: Düüüüüütt!..
 O zaman hayvanlar ormanın kenarına koşarlarmış. Tavşanlar kulaklarını, sincaplar kulaklarını sallayarak onu selamlarmış. Çiçekler bile başlarını sallar, kuşlar onunla yarışırlarmış. Trende keyifli keyifli çuf, çuf çuf çuf eder, puf puf puf diye dumanını çıkararak geçer gidermiş. 
 Bir gün kara karga, “Aman bıktım bu trenin sesinden” diye düşünmüş. Kargaların kendi sesleri çirkin olduğu için olacak, trenin sesini, güzel düdüğünü sevmemiş bizim kara karga. Sonra da gidip trene şöyle demiş: “Biz senin sesini sevmiyoruz öttürüp durma.” Tren bu işe çok üzülmüş. “Beni seviyorlar sanıyordum” demiş. Ertesi günü ormanın kenarına varınca her zamanki gibi düdük çalacakmış, ama karganın söyledikleri aklına gelince düt demiş kesmiş düdüğü. 
Sonra da kimse duymasın diye çok, ama çok yavaş geçmiş gitmiş: Çuf, çuf, çuf, puuuuff… dumandan anlamış ormandakiler trenin geçtiğini hemen koşmuşlar ama yetişememişler. Tren o kadar yavaş gitmiş ki kente geç gelmiş. Makinistler merak etmişler. Acaba bir arıza mı var diye. Oysa tren yavaş gittiği için gecikmiş.
 Ertesi gün tren ormanın kenarına gelince düdüğünü hiç çalmamış. Sonra da “düdük çalmadan, ormandakileri görmeden ne diye gideyim, hiç gitmem” demiş. Orada kurmuş kalmış. Kentte beklemişler. 
Tren gelmemiş. Makinistler “Dünden belli oluyordu, arıza yaptı herhalde” demişler. Yeni bir lokomotif çıkarmışlar ve treni kasabaya geri çekmişler. Ertesi günü trene bakmaya karar vermişler. Bu sırada ormandakiler toplanıp aralarında konuşmuşlar. Treni özledik ne yapsak, diye düşünmüşler. Kuşlar ağlamışlar. 

Bize darıldı diye üzülüyorlarmış. Kara karga olanları görünce yaptığı yanlışı anlamış. “Sanırım siz seviyordunuz. Oysa ben ötmemesini söyledim. Ama üzülmeyin gider kendim anlatırım.” demiş ve ormanda herkes seni çok seviyor ve sen geçmediğin için üzülüyorlar. Kara tren bunu duyunca çok sevinmiş. “Yarın geleceğim git söyle” demiş. Ertesi gün makinistler gelmişler. Trende hiçbir arıza bulamamışlar. Çok şaşırmışlar. Yağlanması gerektiğini düşünmüşler. Treni bir güzel yağlamışlar. Sonra da yola çıkarmışlar. Tren koşa koşa ormana gelmiş. Gelince de uzun bir düdük çalmış. 

Düüüüüüüüüü…üüüüüü…..üüüüüüüt. Sincaplar, tavşanlar, kuşlar koşmuşlar trene, trende gene çuf çuf çuf, diye keyifle giderken puf puf puf, diye dumanını taa göklere salmış. O gün kente tam vaktinde varmış ve bir daha hiç bozulmamış.

Konuşan Leylek



Yaşamakta olduğumuz şu yıllardan pek de o kadar uzak sayılmayacak bir zaman dilimi içerisinde konuşan bir leylek yaşarmış. Bu leylek insanlar gibi konuşur, insanlar gibi düşünürmüş. İyilik yapmayı ne kadar çok istermiş bir bilseniz…Fakat, iyilik yapmak için hiç fırsat bulamazmış. 
Yazın Anadolu’ ya gelir yuvasını kurar, sonbaharda havalar serinlemeye başlar başlamaz göç eder, kışı geçirmek için Mısır’a gidermiş. Mısır ülkesinin kışları, Anadolu’ nun yazları kadar sıcak olurmuş. Yaz mevsimi gelince de tekrar Anadolu’ ya dönermiş, çünkü Mısır ülkesinin yazları dayanılmaz şekilde sıcak geçermiş. Senelerden bir sene yaz mevsiminde Anadolu’ ya gelmiş. Gökyüzünde uçarken, aşağıdaki akarsu kenarında şirin bir kasaba görmüş. Hemen kararını vermiş.
 Yazı bu kasabada geçirecekmiş. Kasabanın üzerinde geniş daireler çizerek, dönerek alçalmaya başlamış. Tek katlı evlerden mavi boyalı olanın bacasını çok beğenmiş. Burası oldukça geniş ve manzarası güzelmiş. Çevreden çalı çırpı toplayıp yuvasını yapmış. Günler günleri kovalamış. Konuşan Leylek yeni yuvasında rahat ve mutluymuş. Mutlu olmasına mutluymuş da mutluluğunu tam olarak içine sindirememiş. Mavi boyalı evde bir adamla karısı yaşarmış. 
On yıldır evli oldukları halde nedense bir türlü çocukları olmazmış. Daha yuvasını kurduğu ilk günün gecesi adamla karısı tarladan evlerine dönüp yemeklerini yedikten sonraki konuşmalarında bile hep çocukları olmadığından yakınırlarmış. 
Kadın ağlamış, sızlanmış, kocası da ağlamamasını isteyerek, üzülmekle ellerine bir şey geçmeyeceğini söylemiş. Her akşam aynı konuşmaları duyduğu için, çocuk meselesi kafasına takılır olmuş. İşte tam olarak mutlu olamamasının sebebi buymuş. Daha sonraki bir gün sabaha karşı canı sıkılmış. Yuvasından çıkmış. Gökyüzünde uçtuktan sonra, kasaba camisinin bahçesine inmiş. Gezinmeye başlamış. 

Ortalıkta kimseler yokmuş. Biraz sonra etrafına bakınarak, telaşlı hareketlerle yürüyerek gelen bir kadın caminin kapısına elindeki sepeti bırakmış.Acele adımlarla geldiği yoldan geriye dönüp gitmiş. Kadının bıraktığı sepette ne olduğunu merak etmiş. Sepetin üstündeki örtüyü kaldırınca, bir de ne görsün?.. 
Minimini bir bebek mışıl mışıl uyuyormuş. Konuşan leylek, bu kadının çocuğu neden terk edip gittiğini anlayamamış. Bebeğin üstünü örtüp orada bırakmış. Kadının gittiği yöne doğru uçmaya başlamış. Birkaç sokak ileride kadını giderken görmüş. Daha sonra kadın evine varmış. İçeriye girmiş. Kapıyı kapatmış.
 Evin bahçesine çıkmış. Bir köşeye oturup ağlamaya başlamış. Konuşan Leylek kadınla durumu konuşmaya karar vermiş. Bahçeye inmiş, kadına doğru yaklaşmış: “ Merhaba, rahatsız etmiyorum ya? “ demiş. Kadın başını kaldırmış. Bakmış karşısında bir leylek kendisini merhaba diyor. Hayal gördüğünü sanmış, gözlerini ovuşturmuş. “ Dert üstüne dert gelirse böyle olur işte. Karşımda bir leylek varmış da konuşuyormuş gibi geldi sanki ” diye söylenmiş. Konuşan Leylek: “ Hayır, sayın kadın kardeş. Bu dünya, bu evler, bu insanlar nasıl gerçek ise benim varlığım ve benim insan dili ile konuşabilmem de o derece gerçektir “demiş. Kadın öylece bakakalmış.
Aradan bir dakika geçmiş. Şaşkınlığı biraz olsun azalmış. “ Tamam, karşımda duruyorsun…Hayal gibi silinmiyorsun. Sen varsın. Peki nasıl oluyor da konuşabiliyorsun?!. “ “ Şaşırmakta haklısın, kadın kardeş.Yine de çok soğukkanlıymışsın; korkup kaçmadın.İnsanın karşısına her zaman benim gibi düşünüp, konuşabilen bir leylek çıkmaz. Annem leylekti,fakat babam papağandı.Dış görünüşüm anneme benzemiş. Konuşma yeteneğimi babamdan almışım ve ben de Konuşan Leylek olmuşum..
Bakışlarından durumu kavradığını anladım. Açıklamanı istediğim soru şu: Neden çocuğu cami kapısına bıraktın? “ “ Kocamla ne güzel geçinip gidiyorduk. Çocuk dünyaya gelmeden iki ay önce kocamı kaybettim. ..Çeşitli zorluklara göğüs gerdim. Biraz birikmiş paramız vardı, onunla idare ettim. Sonunda o para da tükendi. Akrabamız falan da yok, çocuğu bırakıp iş bulayım, çalışayım. Komşular dersen, herkes işinde gücünde.Onların da çocukları var, benimkiyle kim uğraşacak? Gün ağarmaya başladı.. 

Sabah ezanı az sonra okunacak.. Cami imamı neredeyse gelmiştir. Çocuğu birisine evlatlık verirler herhalde. “ “ Aman, imam gelmeden yetişeyim! Çocuk kim aldı ya gitmesin. Tanıdığım çocuksuz bir aile var.Yıllardır çocuğa hasret.Yarın bu saatler durumdan seni haberdar ederim ”demiş, Konuşan Leylek hızlı hızlı. Cümlesini bitirmeden bir kurşun gibi fırlamış. Uçmaya başlamış. Böylesine süratli uçtuğunu hatırlamıyormuş. Ancak saniyelerle sayılabilecek bir süre sonra caminin kapısı önüne inmiş. Neyse ki, imam daha gelmemiş. Bakmış çocuk hala uyumakta. Sepetin sapını gagası arasına kıstırmış. Havalanmış. Mavi boyalı evin bacası üstündeki yuvasına gelmiş. Nefes nefese kalmış. Dinlenmiş. Ev sahipleri uyanmışlar, konuşuyorlarmış. Tam zamanı olduğunu düşünmüş. Sepeti almış.Aşağı yola inmiş. Kapıyı çalmış. Bir süre beklemiş. Kapıyı açıp öylece durup bakakalan kadının şefkatli kollarına bebeği bırakmış. Uçup gitmiş. 

Yıllardır evlat hasretiyle yanıp tutuşan kadın ile adamın sevincini varın siz tahmin edin artık. Konuşan Leylek, ertesi gün söz verdiği zamanda çocuğun annesinin evine gitmiş. Kadına, çocuğunun emin ellerde olduğunu söylemiş. Bu kasabaya geldiği ilk günden itibaren olanları anlatmış. Bir bahaneyle çocuğun yeni annesiyle arkadaş olup, çocuğunu istediği zaman gidip görebileceğini söylemiş. Kadın, Konuşan Leyleğe teşekkür etmiş. Üzüntüsünün oldukça hafiflediğini söylemiş. Konuşan Leylek, kadına ‘ Ara sıra uğrarım.. ‘ diyerek mavi boyalı evin bacası üstündeki yuvasına doğru, göğsü gururla kabararak uçmuş.